Amerikan filmlerine bakıp bakıp "ulan bu zencilere ne acı çektirmiş şerrefsizler" diye çemkirmeyenimiz yoktur. Sonra da içimizden geçirmişizdir mutlaka "biz zencilere hep sempatiyle bakmışızdır, yolda görsek selam veririz." diye. Ve sonra o kaçınılmaz sonla sonlanır düşünce "bizde ırkçılık yok!"
Kocaman yalanlara inanma hastalığı mı yoksa bizim müzmin cahilliğimiz mi acaba bu düşüncelere sevkeden. Cumhuriyetin ilk yıllarından beri topluma yerlemiş ırkçılık fikri ne oluyor diye sorar adam! Irkçılığa karşı çıkma şeklimiz bile ırkçılık kokmuyor mu? "Benim tanıdıklarım var; içinde çok iyi insanlar da var!" Sanki uzaylılardan ya da tanrısal bir lanetle lanetlenmiş bir halktan bahsediliyor. Sen değil misin ki sayın beyaz Türk (ya da fakir olan gri Türk) sen bu adamlara senin dilini konuşmadı diye kaka yediren, sen değil misin o insanları yerinden yurdundan ettikten sonra buralarla hep doldular diye iç geçiren. Hatta aranızda öyleleri var ki Elazığ'daki depremde ölenler onlardan ya da dağdaki savaşta birbirlerini öldürüyorlar diye sevinen iğrenç mahluklar sizlerin arasında değil mi? Halâ böğrüne bıçak sağlayıp öldürmüyorsunuz ya bu Hitler bozmalarını, pes!
Ve bu koca koca faşistler hala müslüman hatta dindar olduğunu zannediyor. Şimdi bu gelenek Emeviler'den kaldı desem herşeyi onlara mı bağlayacaksın diyecekler bazıları. Ben de demeyeceğim öyleyse, girmeyeceğim o kadar derinlere. Sadece aldırın diyeceğim şu damarlarınızı ameliyatla mı aldırırsınız yoksa jiletle çentik açıp çekip çıkarırsınız bilmem ama siz etrafta dolandıkça midem bulanıyor. Namaz kıldığınızı, Rahman'ın adını andığınızı gördükçe harap oluyorum. Yüzünüze bakamıyorum; sizin faşist badem bıyıklarınıza tüküreyim!
13 Mart 2010 Cumartesi
14 Şubat 2010 Pazar
MODERN ZAMANLARIN VELİYULLAH’I (ALLAH DOSTU): ERCÜMEND ÖZKAN
Sizin veliniz ancak Allah, O’nun Peygamberi, namaz kılan, boyun eğerek zekât veren müminlerdir.(Maide:55)
Osmanlı’nın son yılları ve Cumhuriyet’in ilanının ilk yılları arası: Müslümanlar için karanlık dönem; tabiri caizse fetret yılları. Âlimler, mütefekkirler ve önderler bir bir istiklal mahkemelerinde idam edilip şehit oldular. Yaşayanlar baskılarla ya susturuldu; ya da sürgüne mahkûm edildi. Hepimizin bildiği; ama hep birbirinden sakladığı acı gerçekler vardır o dönemlere ait. Zabitlerin zorla eve girip Mushafları topladığı, nenelerimizin örtülerinden tutulup koparıldığı acı anılar kulağımıza çalınmıştır ister istemez. Halk kalakalmıştır ortada, çağın yeni sorunlarına karşı korumasızdır artık toplum. Soracağı danışacağı bilmediklerini ona anlatacak insanlar yoktur. Haksızlığa karşı baş kaldırmak istese önder olacak kimseler kalmamıştır meydanda.
Tek parti döneminden hemen sonra yavaş yavaş aşılan fetret devri bastırılmış dini hayatın yeniden filizlenmesine neden olmuştur. İslam, yeşermesine uygun bir ortam olmamasına rağmen toprağın en zayıf noktasından fışkırmıştır adeta. Tüm olumsuzluklara rağmen toplum –özellikle gençler- okuyarak araştırarak İslam’a olan açlığını gidermeye çalıştı. Müslüman ve Batılı yazarların eserleri çevirileri okunmaya başlandıkça adeta bir uyanış dalgası oluştu. Ve yeniden Müslüman mütefekkirler çıkardı bu topraklar.
İşte Ercümend Özkan da bu toprakların nadide mütefekkirlerindendi. Sıra dışı bir görüntü ve daha önce pek bilinmeyen bir söylemle çıktı insanların karşısına. Hazır paket kabulleri yeniden yorumlamaya davet ediyor; dini kalın ilmihallerden çıkarıp kavramları pasından sıyırıp gözler önüne seriyordu.
1938 yılında Kırşehir’de doğdu. Gençlik yıllarında ilk önce kısa dönem milliyetçi muhafazakâr çevrelerde yer alırken daha sonra Hizbu’t-tahrir örgütüyle tanıştı ve Türkiye sorumlusuyken örgütle ayrı düştü ve ayrıldı. Daha o günlerden itibaren her zaman sistemle başı dertteydi. Ömrü boyunca hapis yattı, gözetim altına alındı, sürgün yedi ama doğru bildiği doğrulardan asla vazgeçmedi. Söyledikleri hep tartışıldı; seveni de çoktu sevmeyeni de.
Bugüne kadar Ercümend Özkan hakkında çok şey söylenegelmiştir. Tekfir edenler, mezhepsiz diyenler, mealci diyenler, zındık diyenler. Fakat o hepsini reddetmiştir. Kur’an’ı anlamada en büyük engellerden biri diye mealciliği gösterdi. Mezhepleri değil mezhepleri dinleştirip tartışılmaz etiketi basanları eleştirip mezhepçilikle mücadele etti. Tasavvufun tartışmalı konuları üzerine gitti. Kişileri değil kavramlar üzerinden eleştirdi kadim yanlışları. Yani tekfirden olabildiğince uzak durdu. Ercümend Özkan onu seven sevmeyen herkesi etkiledi. Günümüzün yazarları, İslami söylemin temsilcileri, hatta siyasetçileri bile onun etkisi altında kalmıştır.
En Büyük Özelliği Müslümanlara Eleştiri Kültürünü Edindirmesiydi
Ercüment Özkan’ın en öne çıkan yönü hep Tasavvufla olan hesaplaşması olarak gösterildi. Ancak ondan daha önemli bir şey vardı onu Türkiye Müslümanları açısından önemli kılan: Müslümanlara eleştiri kültürünü edindirmesi. Asıl bu yüzden saldırıya maruz kaldı çoğu zaman. Önder, şeyh, parti lideri veya abi her kim olursa olsun söylediklerinin mutlak olmadığını; yazılan hiçbir kitabın tamamen hatasız olamayacağını öğretti Müslümanlara. İşte bu özelliği Ercümend Özkan’ın “büyük adamlar”ı rahatsız eden en büyük özelliğiydi.
Seda Sayan’ın sabah kuşaklarına katılıp halkın kemikleşmiş doğrularına saldıran ilahiyatçılardan asla olmadı o. Eli her zaman taşın altındaydı. Ömrünün büyük çoğunluğu ekonomik sıkıntılarla geçti. Sağlığı bozukken bile çalıştı hiç dinlenmedi. Demokrat Parti’den, ANAP’tan milletvekilliği teklifleri aldı Milli Görüş ekolüyle zaten yakındı, istese en üst kademelere gelebilirdi siyasette; fakat hiç bulaşmadı. İslami parti kurma çalışmalarına girişti ama ortam buna pek müsait değildi sonuçlanmadı bu projeler de.
Ercüment Özkan’ın En Önemli Eseri: İktibas Dergisi
Ercümend Özkan’ın en büyük eseri günümüzde de çıkmaya devam eden İktibas Dergisi’dir.(Gerçi son birkaç aydır raflarda pek görünmüyor.) İktibas salt akaidi ve dini bilgilerin olduğu bir dergi değildi. İslami kavramlar işlenirken, dünyanın gidişatı, Müslümanların dünya üzerindeki durumu, Türkiye’de yaşanan gelişmelerin Müslümanca yorumlarını görmek mümkündü. Geçimini zaten kurduğu basın ajansından sağlayan Ercümend Özkan, derginin son sayfalarında yerli ve yabancı basından alıntılara yer veriyordu. Derginin tirajı iyi olmasına rağmen hem parasını alamıyordu hem de dağıtımıyla ilgili yukarılardan baskılar geliyordu. Buna rağmen İktibas’ı çıkarmaktan vazgeçmedi. İktibas sayesinde Türkiye’de Müslümanların zamanla kirlenmiş beyinlerini yıkamaya devam etti!
Son Nefese Dek Adanan Bir Ömür
Ömrünün son yıllarında kalp rahatsızlığı artmasına birkaç kez hastanede yatmasına rağmen o çalışmayı bırakmadı. Eşinin ve dostlarının ısrarlı dinlenme nasihatlerini tutmadı. “ben bunları yapmazsam kimsenin yapacağı yok” deyip geceleri herkes uyurken o yazı yazmaya devam etti; şehir şehir dolaşıp konferanslara, sohbetlere, TV ve radyo programlarına katıldı. Son nefesine kadar bütün maddi teklifleri reddetti; tehditlere kulak asmayıp insanları düşünmeye, akletmeye ve sonra tek Yaradan’a teslim olmaya davet etti.
Ve 24 Ocak 1995 sabahı konferans, toplantı ve sohbetlere katılacağı bir gezide, Adana’da kalp krizi sonucu vefat etti. Hiçbir zaman emekli olmayı, dinlenmeyi düşünmüyordu; amacına ulaştı Allah yolunda yaşamını yitirdi. Onun ölümü ondan etkilenen Müslümanları çok üzerken varlığı tahtlarını sarsan kralları, abileri çok sevindirdi. Fakat onun etkilediği Müslümanlar, ondan aldıkları mirası iyi-kötü devam ettiriyorlar. Hala birileri ondan ve onun fikirlerinden rahatsız. Şeriati’nin dediği gibi o da rahatsız etmeye geldi ve hala –şükürler olsun- rahatsız etmeye devam ediyor.
17 Ocak 2010 Pazar
Cumali Ünaldı HASANNEBİOĞLU ile Röportaj
Cumali Ü. Hasannebioğlu dedi ki..
Eskiye özlem duyan bir şövalye ile söyleştik. Şiir hayatın her noktasında imiş meğer..
13 Ocak 2010 Çarşamba 17:38
Eskiye özlem nedense demode addediliyor bugünlerde. Nostaljik olma eski kafalılıkla bir tutuluyor. Edebiyat için bu böyle maalesef. Eskilerden örnek vermek, eskileri övmek edebi olarak gerici yaftasını göğsüne takmayı göze almak demektir bir anlamda. Ben bunları göze alarak eskileri yâd edeceğim. Eskiler ne güzeldi diyeceğim. Şairler vardı şiirleri ezberlenen; şiir kitapları en az 2 baskı yapardı. Dergiler vardı genç şairlere okul olan.
Mavera bu okulların en önemlilerindendi. Şairliğini adeta orada ispat ederlerdi gençler. Orada şair olanlar günümüz şiirine de yön verdiler. Mavera şairleri, daha sonra şiir yazmasalar bile unutulmadılar. Şiirleri hiç unutulmadı; aksine yıllanarak çoğaldı şiirlerinin sesi.İşte Cumali Ünaldı Hasannebioğlu da bu şairlerimizden biri. Her şiir kitabı çıkardığında olay olmuş, yok satmış ve tekrar tekrar baskı yapmıştı. Sese ses katan, direnen şiirler yazdı. Nostaljik olmanın suçunu (!) üzerime alarak Cumali Ü. Hasannebioğlu’yla naif bir söyleşi yaptım. Lise yıllarında özellikle Çerağ kitabını elimden düşürmediğim şairle röportaj yapmak beni ne kadar mutlu etti anlatamam.
2000li yıllara kadar isminiz edebiyat ortamında önemli bir yer teşkil ediyordu. Mavera dergisi ve çevresini bir kuşak kabul edersek Mavera Kuşağı'nın en önemli şairlerindensiniz. Sadece edebi ürün verme açısından değil Aylık Dergi ve Düşünce Dergisi’nde Müslümanların şiir ve diğer türlere bakış açısını değiştirdiniz.
Tabir-i caizse bir edebiyat felsefesi geliştirdiniz. Kendi adıma söyleyeyim lise yıllarında sizin şiirleriniz benim edebiyata olan ilgimi üst seviyelere taşımıştı. Müslüman edebiyatçının hangi vasıflara sahip olması konusunda sizin katkınız yadsınamaz. Fakat 2000li yıllardan sonra sizi edebiyat ortamında daha seyrek görür olduk. Bunun sebebi aktif siyasete girmeniz olabilir mi?
Sanatçının, “di”li geçmiş zaman’ı yoktur
İsmimin,Türkçe söylenen şiirler içerisinde bir yeri,ya vardır,ya da yoktur.Eğer var idiyse,yok olmaz.Bence şiir,her zaman söylemeye çalıştığım gibi,yüreğimizin kal’asının yıkık bir taşını onarmakla sorumlu ise,yüzlerce yıl sonra da,o şiire muhatap olacak bir insan var oldukça,varolacaktır.
Benim şiirim böyle bir şiir midir? Yani Fuzuli’nin,Şeyh Galib’in,Karacaoğlan’ın,Yunus’un,Pir Sultan’ın...daha nice bir giyiti kanlı;dili, yürek yangınından kızıla çalan adamın yanıbaşındaysa,onlarla kardaşlanmışsa benim şiirim ölümsüzdür şüphesiz.
Yok eğer saman alevi idiyse;yandı bitti kül oldu...
Yok eğer saman alevi idiyse;yandı bitti kül oldu...
Hangisi? Yeni tanıştığımız birçok insandan,anında,ezbere şiirlerimden parçalar okunduğunu görüyorum. Demek ki,şiirim,kayaya hakkedilmiş, diyorum.
Eğer şiirim kayada yazılıysa,zaman da “yel”se;yel kayadan ne aparır?
Bence ölüm güzel bir mimar... Ölümden sonra şiirleriniz hala insanların bir of çektikçe yıkılan dağlarının tozuysa,korkmayın o şiirden.
Eğer şiirim kayada yazılıysa,zaman da “yel”se;yel kayadan ne aparır?
Bence ölüm güzel bir mimar... Ölümden sonra şiirleriniz hala insanların bir of çektikçe yıkılan dağlarının tozuysa,korkmayın o şiirden.
Bir de şu var,şiirim unutulsa ne olur ki? Ben onları söylerken,yüreğimde doğururken müthiş bir haz duydum,bir bakıma “istiğrak” hali. Bunları ben mi söyledim,dediğim çok olmuştur. Bazan yüreğimdeki bir kılıcın kırık parçaları,bazan da seyrettiğim bulut masalları olmuştur şiirim. Ne güzel,değil mi?
Siyasete gelince; Bence siyaset de şiir
Siyaset,hayalimin atlarını çılgın ufuklara sürüyor,dörtnal...Müthiş bir mutluluk duyuyorum,yok,hayır,mutluluktan öte bir şey,bir cezbe hali... Ben siyaseti,Türkiye’nin en önemli sorunlarından saydığım “Tarım-Orman-Gıda-Çevre” sorunlarının çözümü uğruna yapıyorum. Amacım,bu ülkenin doğal kaynaklarının doğru kullanılmasıyla,toprağının,suyunun,insan mutluluğunun en az beşe katlanması;yani tarım politikası..
Bunları konuşmak zaman alır. “Sorunlarıyla ve Çözümleriyle Türk Tarımı” adlı kitabımı bunun için yazdım. Ayrıca; yazdıklarımı, düşündüklerimi, yıllarca beynimde mayalandırdığım, ülkemle ilgili bu konudaki tezlerimi, uygulayacağım tek platform da, siyaset. Bu ülkeyi ve insanımızı seven herkesin,iyi anlaması ve anlatması gereken bir konu tarım. Aslında,birçok dilde tarım ile kültür,aynı kökten geliyor.
Okuyucularınızın bilmesi gerekir diye vurgulayarak söylüyorum, litteratüre geçmiş ve şu anda Türkiye kaysı üretiminin yaklaşık %40’ını sağlayan “Kaba Aşı” adındaki çok verimli, ayrıca ilkbaharın son donlarına oldukça dayanıklı bir kaysı çeşidini buldum, geliştirdim 1980’lerde...
Uzun yıllar, TOPRAKSU gibi severek adını andığım bir kurumda Başmühendislik yaptım. Üstelik de,çok maceralı bir bölgede,Malatya,Adıyaman,Elazığ,Tunceli ve Bingöl’ü kapsayan bir bölgede ve üstelik de herkesin öcü gibi kaçtığı o yıllarda,bölgeye gönüllü giderek. O yıllarda, o şehirlerin kırsalında köyünde, dağında taşında çalışmanın, şiirime ve siyaset görüşlerime neler eklediğini düşünebiliyor musunuz?
Fırat, Munzur, Nemrut... daha nice güzellik, gözlerimin bebeğine nakşedilmişti.
Benim şiirim budur ve bu şiir, dünya durdukça, duracaktır; Rahmetli Anam’ın dediği gibi...
Benim şiirim budur ve bu şiir, dünya durdukça, duracaktır; Rahmetli Anam’ın dediği gibi...
"Biliyorum, biliyorum bir ada gibi coğrafya atlasına sınırları kanla değil,
Kalemle çizilmiş bir ülkeyi; bankalar, bankerler, tröstler, tecimevleri,
Kıravatlı, rüzgârsız saçları, boyalı potinleri, yüzleri kara bir gecede ışıldayan faiz hadleri, Cepleri teberru çekleri, piyango biletleri, evleri tıka basa ölü çocuk kemikleri, Yanmış genç bedenleri, acıyla yokekedilmiş adam iskeletleri.
Biliyorum... basarak kan deryasına yürüyor onlar,
Ve ayaklarının altı lekesizdir, biliyorum..." diyorsunuz bir şiirinizde.
Kalemle çizilmiş bir ülkeyi; bankalar, bankerler, tröstler, tecimevleri,
Kıravatlı, rüzgârsız saçları, boyalı potinleri, yüzleri kara bir gecede ışıldayan faiz hadleri, Cepleri teberru çekleri, piyango biletleri, evleri tıka basa ölü çocuk kemikleri, Yanmış genç bedenleri, acıyla yokekedilmiş adam iskeletleri.
Biliyorum... basarak kan deryasına yürüyor onlar,
Ve ayaklarının altı lekesizdir, biliyorum..." diyorsunuz bir şiirinizde.
Bu şiiri yazdığınız ortamdan çok farklı değil şimdilerde hayat. Hatta daha da yoğun sıkıştırılıyoruz. Bu kadar daralmışsa yaşam sahamız bu şair açısından avantaj mıdır, kuşatılmışlık şairin lehine midir? Yoksa şiir her yerde ve her zaman biriminde doğmaya müsaittir diyebilir miyiz?

Hayat doğru yaşamak adına bahşedilmiştir
Ben hayatı, dosdoğru yaşamamız için, Rabbimiz tarafından bize lütfedilmiş bir nimet olarak algılıyorum.
Bediüzzaman’ın dediği gibi üç şey kalıyor bize: Fikretmek, zikretmek, şükretmek...
Boynumuzun eğri olacağı tek yer, huzurda durduğumuz zamandır.
Bunun dışında, Pir Sultan’ın dediği gibi, “üstü kan köpüklü meşe seliyim...”
Boynumuzun eğri olacağı tek yer, huzurda durduğumuz zamandır.
Bunun dışında, Pir Sultan’ın dediği gibi, “üstü kan köpüklü meşe seliyim...”
28 Şubat sürecini bir edebiyatçı olarak yakından şahit oldunuz. Her meslek dalında Müslümanlar ciddi sıkıntılar yaşadılar. Hayatları tehdit altına girdi. O dönemin Müslüman edebiyatçı üzerindeki etkisi ne olmuştur? Günümüzdeki Müslüman edebiyatçı portresine ne gibi eksi ve artılar eklemiştir size göre?
Benim hayatımda 27 Mayıs da var...Ailem Demokrat Parti’liydi ve Malatya’da yaşıyorduk. İlkokuldaydım. Üzüldüğümüz çok zaman olmuştur. 1970’lerin ilk yıllarındaki muhtırada üniversitede öğrenciydim. 68 kuşağı diyorlar ya, işte öyle. 1967’de üniversiteye başladım, liseden donanımlıydım,fikir estetiğinin peşindeydik ve yine üzüldük.
Muhtıra, çevremizde ciddi yaralar açtı. Sonra 12 Eylül... Başmühendis olduğum yıllar...
“Semud” şiiriyle birlikte,birçok şiiri o günler için söyledim. “Bir Gecenin Şiiri” adlı kitabım,sadece o günleri anlatır. Tarihe nakşolması gerekirdi,oldu. Yani,benim kişisel tarihime...
“Semud” şiiriyle birlikte,birçok şiiri o günler için söyledim. “Bir Gecenin Şiiri” adlı kitabım,sadece o günleri anlatır. Tarihe nakşolması gerekirdi,oldu. Yani,benim kişisel tarihime...
Ezilmişliğin değil başkaldırının şiiri
28 Şubat’ta Başbakanlık Müşaviri idim. Ama, benim Başbakanlık’ta çalışmam, Özal dönemiyle birliktedir. Özal ile birlikte çok şeyi de yaşadık. Bir bakıma önemli olaylar gelip geçti, elimizden, beynimizden, yüreğimizden. O zaman çok şeyi kavradım.
Belki de devletin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair, yıllardan beri oluşan teori ve pratiğimiz, doğal akarını buldu su gibi,aktı gitti... Bugün yakaladığımı sandığım deneyim,o günlerin yorumundan oluştu çoğunlukla. Bunları anlatmam gerek ve anlatacağım. Ben, insanlar tarafından hiçbir zaman sıkıştırılamadım. Bu nedenle de kendimi, Kemal Tahir romanlarındaki gibi “kıstırılmış” hissetmedim hiçbir zaman.
O yüzden ezilmişliğin değil de, başkaldırının şiirini söylediğim, düşünülür... ki doğrudur.

2006’da Kalbim, Ey Divane şiir kitabını çıkardınız. Önümüzdeki günlerde yayınlanacak başka kitabınız var mı? Uzun süre edebi ortamda görünmeseniz de eski takipçilerinizin sizi beklediğini ben yakından biliyorum.
Çok önem verdiğim bir yayınevi, tüm kitaplarımı yayınlamak istiyor.
Şimdi onun üzerinde çalışıyoruz arkadaşlarla. Bir de internet üzerindeki iki siteyi,www.cumali.unaldi.org ile www.cumaliunaldi.com ‘u yeniden düzenliyor dostlarımız.
Yeni şiirler söylüyorum. Yakında, onlar da yayınlanabilir.
Şimdi onun üzerinde çalışıyoruz arkadaşlarla. Bir de internet üzerindeki iki siteyi,www.cumali.unaldi.org ile www.cumaliunaldi.com ‘u yeniden düzenliyor dostlarımız.
Yeni şiirler söylüyorum. Yakında, onlar da yayınlanabilir.
Yoğun iş ortamından zaman bulup günümüz edebiyat ortamını izleyebiliyor musunuz? Takip ettiğiniz yazarlar ve dergileri var mı? Eski şair dostlarınızla görüşme imkânı buluyor musunuz?
Hepsi için de “evet”.
Günümüz edebiyat ortamını geçmişle kıyaslamak gerekirse nasıl bir fark görüyorsunuz?
Bana göre edebiyatta, hatta sanatta geçmiş ve gelecek olmaz. İyi ve iyi olmayan olabilir.Ya da bize göre iyi ve iyi olmayan. Güzel bir mısra binlerce yıl öncesine ait olabilir, bu onun değerini daha çok artırır. Sanat eseri, zamanı aştıkça, bir daha güzelleşir gibi geliyor bana.
Edebiyatın -daha özelde- şiirin hayata müdahalesi 2000'lerden sonra zorlaştı? Bunun müsebbibi olarak şairi mi görüyorsunuz yoksa toplumun yozlaşması mıdır uzaklığın sebebi?
Bence,2000,ya da başka rakamları kullanarak, şiirle ilgili bir betimleme yapmak mümkün değildir. Şiir, şiirdir...
Yıllar unutulur gider,ama iyi şiirler,has şairler hep yaşar, hep kalıcıdırlar. Gökkubbe, ta Hz. Adem’den beri söylenmiş şiirlerle dolu. Şiirin bir tek şartı var gibi geliyor bana, bir tek şart, sadece insani olması. Gerisini insanlar anlar zaten. Eğer, Yunus gibi talihlilerdenseniz, bir Molla Kasım gelir, şiirinize husumet besler. Yaktığı binlerce şiiri kuşlar okur, binlerce yırtıp ırmağa attığı şiirleri de balıklar. İnsanlar da okur, İnsanlar şiiri tabi ki, kuşlardan, balıklardan ve cümle mahlûkattan artakalanı okurlar.
Söyleşi için çok teşekkür ederim.
Enes Malikoğlu uzun uzadıya sordu
enesmalikoglu[at]gmail.com
YORUMLAR
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
